14 Haziran 2013 Cuma

Sokak ve Kayak

Sokaklar kalabalıktı, caddeler kalabalıktı, meydan kalabalıktı. O gece şehrin sahipleri bu olgun ve güzel kadının bütün uzuvlarında kendilerini gösteriyorlardı. Yalnızlık ise meydanın çok yakınında eski bir apartman dairesinin karanlık odasında kendine sahip bulabilmişti. Işığın kaynağına bakan iki göz dışarıdaki sesi ve gürültüyü bastırırcasına ekrandaki karşılaşmanın sesini sonuna kadar açmıştı. Kuzey Avrupa’nın sonsuz dağlarından aşağı inen kayakçıların ruhsuz suratları ona bu sıkıcı ve sıcak geceyi unutturmaya yetmiyordu. Camdan dışarı baktı ateşli sokağın yanında televizyondaki kar tam bir tezat oluşturuyordu. Yüzüne aptal bir gülümseme yapıştı. Gecenin 3’ünde kayak şampiyonasının tekrarını seyrederken patates kızartması yiyordu unutmak için. İnsanın unutmak için ne kadar saçma şeyleri çare olarak gördüğünü düşündü. Aklında hatıraların canlanmasını engellemek için sürekli bakacak bir ekran arıyordu oysa bitirme sınavları başlamak üzereydi.
Yıl iyi başlamıştı aslında geçen yıl veremediği dersleri bir bir vermiş ikinci dönem de şehrin önemli bir radyosunda staja başlamıştı. Unutmaya çalıştığı anıların başladığı o radyo istasyonunda. Kayakçılar ekrandan akıp giderken gözleri beyazlığa daldı ve o ekran birden karardı. Dağların yerini radyo binası almıştı. Sahne değişik radyonun genel yönetmeninin odasına geçti. Yanlışlıkla girdiği bu küçük ofis onun hayatının son iki ayını baştan aşağı değiştirmişti. Cem Aydın, reklamlardaki ideal adamlar gibiydi. Ne çok gençti hayata karşı ne de çok yaşlıydı yaşamak için ve bir patron olamayacak kadar samimiydi. İnci Yenigün, genç şaşkın stajyer prodüksiyon odasını karıştırıp bu odaya girmeseydi belki şuan o da diğerleri gibi sokaklarda olacaktı. Mahcup bir gülüş ve özür diler bir göz göze gelmeyle odadan çıktığında kendine küfür etti aslında çok küfür etmezdi ama stajın ilk günü elinde dosyalarla kapıyı çalmadan genel yönetmenin odasına girmek onu utandırmıştı. Prodüksiyon masasına alelacele koştu ve günün programının yazılı olduğu kâğıda bakıp çağırması gereken konukları aramak üzere telefonun ahizesini kaldırdı. Radyo Şehir, daha çok kültürel yayıncılığın yapıldığı müzik yerine sohbet programlarının olduğu çeşitli dernek ve vakıfların desteğiyle hayatını sürdürüyordu. İnci, aslında pek de ilgisini çekmese de burada staj yapıyordu çünkü babasının reklam ajansıyla ilişkili bu radyo stajyerlerin uğraş yeriydi. Babasının bir telefonuyla yeri hazırdı aslında o telefona da gerek yoktu. Gönüllülük esasıyla çalışılan ve çalışanlarına çok düşük maaşlar veren Radyo Şehir’i ayakta tutan stajyerlerdi. İnci, binaya ilk girdiğinde bölümden iki arkadaşını görür görmez ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anlamıştı. Öğle arasında bölümden arkadaşlarıyla öğle yemeğine çıkmak üzere kapıya yöneldiğinde Cem’i gördü. Sabahki şaşkınlığını hatırladı ve yüzü kıpkırmızı oldu. Cem ise bunun üzerine gidip adını bilmediği bu stajyere takılmaya başladı. Arkadaşları İnci’nin genel yönetmenle hangi arada bu kadar samimi olduğunu anlamaya çalışırken gülüşmeler arasında Cem, İnci’yi yemeğe davet etmişti bile.
O yemekte bütün hikayeler anlatıldı. Bir saatte iki hayatın kısa bir özeti geçiliyordu karşılıklı. Hız gerçekliğin düşmanıydı. Birkaç gün sonra adı konulmamış bir ilişki başladı. Derslerden çok radyoya gidiyordu artık İnci. Bu sürat onu korkutuyordu, böyle olmaması gerektiğini düşünüyordu ama yine de kendini Cem’in sözlerinden uzakta düşünemiyordu. Boğaziçi’nden dereceyle mezuniyet, İngiltere’de yüksek lisans ve sosyal medyada etkin birkaç internet sitesinin yanında bu kamu radyosunun yöneticisiyle aşk yaşıyordu. Birkaç hafta öncesine kadar sınıfının sıradan bir öğrencisiydi. Bu gerçeküstülüğü sona erdiren İngiltere’den dönen eski sevgili olacaktı. İnci, allak bullak olmuştu ama her şey birden kesilivermişti. Staj dosyasıyla ağlayarak çıktığı radyo onu hayattan uzaklaştırmıştı. Tam iki haftadır evden çıkmıyordu. Babası onun için endişeleniyordu ama tek kızının üstüne de gidemiyordu. Şehir hareketlenmeye başladığından beri o da kızını yalnız bırakıp gitmişti ekran başında. Ekrana beyazlar geri döndüğünde gözünden dökülen yaşları hissetti İnci, babasını aradı evin içinde olduğu yerden. Birkaç sokak ötede şehrin sahipleriyle birlikte o meydandaki parktaydı babası. İnci kendisi gerçekliğinden kopmuşken sokak, park, kalabalık ona çok anlamsız geliyordu. Başının ağrımaya başladığını hissetti, televizyonu kapattı aniden. Anılar ve acılar migrenini tetiklemişti yine.
Mutfağa kadar yürüdü, buzdolabına açtı. Dün alıp yarım bıraktığı burgere baktı. Yemek onu iyileştirmiyordu aslında onu hiçbir şey iyileştirmiyordu. Birden mutfağın balkonunun camı kırıldı, korkuyla kendini masanın altına attı. İçeri düşen şeyden duman fışkırıyordu. Nefret ettiği sigara dumanı gibi değildi dinen gözyaşlarını tekrar başlatmıştı ve boğazını yakıyordu. Eliyle yoklayarak bulmaya çalıştı, odanın her tarafı duman olmuştu. Zar zor buldu ve balkondan aşağı attı. Kendini banyoya attı ve dakikalarca yüzünü yıkadı. Yarım saat sonra kendine gelmişti. Gerçekliğin onu çekmek için gaz bombası atması gerekiyordu. Günlerdir evinin önünden geçen kalabalığa boş gözlerle bakıyordu, onlardan rahatsız oluyordu. Tencere, tava çalıp ses çıkartanlardan ise nefret ediyordu. Babası da onlardan biriydi zaten onunla da haftalardır konuşmuyordu. Cem’le olan ilişkisini öğrendiğinden beri tek cümle konuşmamışlardı. Mutfakta cam kırıklarını toplarken havanın aydınlanmaya başladığını gördü. Sokaklarda tek bağlantısı her sabah yaptığı yürüyüşlerdi. Kulaklığını takıp duvarlardaki yazıların yanından umursamazca geçiyordu, barikatlar ve eylemcileri gördüğünde yolunu değiştirip sporuna devam ediyordu. Haftalardır yürümediğini hatırladı. Odasını geçip üstünü değiştirdi. Belki de şehrin en nümayişli gecesinin sabahında sokaklar yarasını sararken o gerçekliğe ilk adımlarını atıyordu. Şehrin meydanına ve o parka götürdü ayakları onu. Gözleri babasını aradı, polisleri görünce yolunu değiştirip ara sokağa girdi. Karşısına kendini kaybetmiş bir tinerci çıktı, kaşı titriyordu. Yıllar öncesinin anısı canlandı, çığlık atmakla sakinlik arasında gidip geldi ama sonunda tinercinin ayağa kalkacak halinin olmadığını anladı ve koşar adım uzaklaştı. Güneş kendini iyiden iyiye gösterirken marketten aldıklarıyla eve giriyordu. Babası eve gelmişti. profesyonel eylemcilik günlerine geri dönen Fikret Yenigün salondaki koltukta uyukluyordu. Eski devrimci şimdilerin büyük reklamcılarından Fikret bey şehrin bu hararetli günlerinde kendini gençliğindeki gibi hissediyordu. Pazar günü kahvaltısı bir ailenin en büyük buluşmalarındadır fakat Yenigün ailesi için bu sadece eski fotoğraflarda kalmıştı. Annesi yıllar önce onları terk ettiğinden beri İnci, masaya daima yalnız oturuyordu. Babasıyla doğru düzgün bir ilişkisi olduğu da söylenemezdi.
Mutfakta kahvaltıyı hazırlarken babası geldi, yüzünde haftalardır biriktirdiği sözlerin duyguları darmadağın duruyordu. Sokağın yorgunluğu ile kızının ondan uzaklaşmasının birleşimi dayanılmaz bir şeydi. Masaya oturdu, yıllar sonra iki kişilik bir kahvaltı başlıyordu. ‘Bu yaptığın’ dedi Fikret bey, ‘beni utandırdı’. İnci babasının yüzüne öfkeyle baktı. Cem’den bahsediyordu, iş arkadaşı sayılırdı ve utanç olarak görüyordu. İnci tek kelime etmeden masadan kalktı, kırılma anlardan birinde olduğunu düşündü. Büyük kamp çantasına doldurabileceği kadar eşya doldurdu ve çıktı. Babası kapıda kolundan tutmak istedi fakat ondan kurtulup hızlı adımlarla merdivenden indi. Bir Pazar günü daha kötü başlayamazdı.
Nereye gideceğini bilmiyordu, kimi arayacağını da. Sabahki gibi kendini meydandaki parka giderken buldu. Polis uzaklaşmıştı, insanlar çadırlarını kurmuş yeni ve daha önce yapılmamış bir şey yapıyorlardı. Bunca gündür umursamadığı sokaklar ona tuhaf bir şekilde ilgi çekici gelmeye başladı. Çadırlar arasında dolaşırken bir kayak takımı gördü, dün gece ekranda gördüğü kayakçıların gibi. İçeriden gözünde kayak gözlüğüyle genç bir adam çıktığı, ‘Merhaba ben Mete, bu da benim evim’ dedi sevimli bir gülüşle. ‘Kalacak çadırın yoksa gelebilirsin’ dedi. İnci, kamp çantasını sırtından indirdi ve çadıra koydu. Mete ile çadırlar arasından meydana doğru yürüdüler. Günlerdir buradaydı Mete, aslında profesyonel bir kayakçıydı fakat bu günlerde sokakların onu çağırdığını söylüyordu dağlardan çok.
Gün geceye yaklaştığında eski anıların yerini parktaki bu yeni hayat alıyordu. Mete ile kayak ve dağlar üzerine konuşmak istiyordu İnci. Ülkede pek yapılmayan sporlara karşı büyük ilgisi vardı, önemsediği yegâne şey belki de spordu. Mete ile konuşurken sokaklardan kayakçılar geçiyordu, meydan bir parkur olmuştu yarışmacılar bariyerlerin sağından solundan slamlomlar yaparak ilerliyordu. Okulu, radyoyu ve babasını geride bıraktı bütün gün süren sokak kayaklarını takip eden bir spor muhabiri gibiydi. Aslında ortada kayak yoktu, aşık oluyordu. Eylemcileri birer kayakçı yapan zihniydi. Gece olduğunda çadıra geçtiler, en sevdiği şarkıyı söyledi İnci, polis bu gece müdahale etmeyecekti parka. O gece bütün şehir büyük bir kayak pisti gibiydi. Hatırlamadığı gerçeklik ve sokaklar İnci’ye yeni bir hayat inşa etme şansı veriyordu.