10 Ekim 2011 Pazartesi

Porno

Pornografi : ~ Fr pornographie şehvet uyandırıcı resimler basma ve yayma işi / İng pornography fahişeliğe ilişkin yazı veya yayın [esk.], müstehcen resim § EYun pórnē πόρνη fahişe (<< HAvr *per-5 satmak, alışveriş etmek ) + EYun grapheía γραφεία yazı, kayıt → +grafi

Kelime manası ve kökeni itibariyle porno bazıları tarafından gayri ahlâkî diye nitelendirilen insan ürünlerindendir. Pornoyu sapıklık, kötü alışkanlık, günah ya da başka kavramlar kullanarak yaftalamak da pekâlâ mümkün ama biliyoruz ki insanoğlu –erkek ve kadın olarak tümü- hayatının belli bölümünde veya tamamında- pornoyu kullanıyor. Kullanmaktan kastımız elbette ki porno izlemek.



''Bir puro bazen sadece bir purodur'', Sigmund Freud

Benim gibi erkek cinsinden olan insanlar Freud’un genital dönemin başlangıcı olarak kabul ettiği 12-13 yaşlarında pornoyla bir şekilde tanışır; ya bir dergiyle –adult magazine- ya bir porno cdsiyle –Yazıcıoğlu, Abi sidi lazım mı?- ya da internet vasıtasıyla – porno siteleri -. Porno herkesin bildiği üzere insanoğlunun kendini elle tatmin etmesindeki – mastürbasyon- bir araçtır. Mastürbasyon kelimesini kullandığımız vakit bu bize bilimsel bir sterilizasyon sağlamakta fakat bu bana yapay bir temizlik hissi verdiğinden Türkçe argosundaki bazı karşılıklarını ve bunların kökenini de aktararak vermek istiyorum;

31 çekmek : Ebcet hesabında 3 ve 1’in elif ve lam harflerine karşılık gelmesi ve bunları birleştirince el kelimesine ulaşılmasından hareketle 31’in bu manada kullanılmaktadır.

Elizabeth : Bu İngiliz isminin telaffuzunda Türkçedeki el kelimesini barındırmasından yine bu manada kullanmaktadır.

Tavşana Niyet Çektirmek : Çekmek fiilinden kaynaklanan bir gönderme.

Hataya Gidip Gelmek : Hatay ilinin trafik plaka kodu olan 31’e bir gönderme.

Tombala : El ile yapılan bir fiil olduğundan, bu benzerliğe gönderme.

Çavuşu Tokatlamak : Askerlik ve abazanlık bağlantılı bir gönderme.


Örneklerden de görüldüğü üzere mastürbasyonun Türkçedeki karşılıkları genellikle erkek mastürbasyonuyla alakalı. Bunu erkeklerin sürekli seks düşünmelerinden? kaynaklı bir durum olarak görebiliriz. Porno ve mastürbasyonla bağlantılı diğer bir kavram da elbette ki sekstir. Türkçede seks kavramını karşılayan? -aslında tam bir karşılığı yoktur- kelime mastürbasyonda da olduğu gibi oldukça maço ve erkeksidir; Sikmek. Kelimenin kökenine baktığımızda Eski Türkçe dönemine kadar gittiği görülmektedir. Kelime ‘si-‘ fiil köküne kadar gitmektedir ki si-‘den türettiğimiz ‘sik’, erkek cinsel organını karşılar. Buradan gelen ‘sikmek’ fiili ise ilk dönemlerde bugün işemek dediğimiz fiili adlandıran bir kelime olarak karşımıza çıkmakta. Kelimenin geçmişten günümüze yaptığı anlam yolculuğu ilgi çekicidir.


Mastürbasyon İronisi, Boksuneun naui geot (Sympathy for Mr. Vengeance), Chan-wook Park

Sahne ile ilgili açıklama : Ryu (Ha-kyun Shin) hastalığından yataklara düşmüş ağrısından ötürü bağırmaktadır, yan dairedeki abazan gençler bu bağırtıları seks iniltisi sanarak kendilerini tatmin eder.


Dilbilimsel açıdan baktığımızda günümüz Türkçesinde işteşlik –birlikte yapma- eki alan haliyle ‘sik-iş-mek’ kelimesi akla doğal olarak erkek cinsel organını ve eril bir durumu getirmektedir oysa günümüz İngilizcesindeki ‘fuck-ing’ kelimesi Türkçedekinden farklı olarak iki cins için de kullanılabilecek şekilde bir anlam genişliğine sahiptir. Burada toplumlar arasındaki farklar elbette ki göz önünde tutulmalıdır fakat verilen örnek adlandırmadaki cinsiyet mevzusunu göstermesi bakımından mühim bir ayrıntıdır.




Bu dil faslının ardından asıl konumuza yani pornoya dönelim. İster bir anlık haz, ister günah olsun porno, Türk gençleri –ki burada başat rolü erkeklere vermekteyiz- için bir ihtiyaç halini almıştır. Bu tespiti yapmamıza sebep olan dinin – İslâm- evlilik öncesi cinsel birleşmeye getirdiği yasak ve dinin toplumun cinsel tabuları üzerindeki etkisidir. Ki bu durum evliliği –çok tuhaf bir kelime, karşıladığı anlam bakımından- bedava seks olarak algılayan bireylerin ortaya çıkmasına da neden olmaktadır -var böyle bi şey-. İslâmda mastürbasyon terimsel karşılığıyla İstimna müctehidlere göre farklı yorumlanmaktadır; Şafiî mezhebinde mastürbasyon mutlak haram sayılmakla birlikte Hanefî ve Hanbelî mezhebinden müctehidler duruma göre mubah veya vacip olarak sınıflandırmışlardır. Mubah sayıldığı koşulları; Kişinin eşi yoksa, zina yapmaktan alıkoyuyorsa ve vücudundaki birikimi gideriyorsa diye sıralamışlardır. Vacip sayıldığı durum ise mastürbasyonun zina yapmaktan alıkoyduğu haller olarak gösterilmiştir.



İnternet bir porno çöplüğüdür.

Elbette ki porno geçmişten günümüze teknolojik açından büyük gelişme göstermiştir. Dinî öğretilerle aktarılan bugün porno olarak adlandırabileceğimiz eserlerden –Kamasutra vs. – çizimlere, fotoğraflara, dergilere, kasetlere, cdlere ve internete kadar uzun bir yol kat etmiştir. Bu teknolojik gelişmenin son evresi olarak görebileceğimiz internet pornonun dünya geneline yayılmasında ve büyük bir sektör haline gelmesinde en büyük etkenlerdendir. Post-modern dünyada toplumların küreselleşmesinin en büyük anahtarı sayabileceğimiz internet pornonun da küreselleşmesine imkân vermiştir. Bugün Amerika’daki, Almanya’daki veya Japonya’daki porno yıldızlarını bir Türk, bir Arap ya da bir İngiliz tanıyabilmektedir. Bu ilginç tanışıklık durumu sosyal medya dediğimiz kavramın yayılmasıyla daha da tuhaflaşarak porno yıldızıyla iletişime geçme imkânı bile sağlamaktadır.

Stoya

Stoya, Porno Yıldızı. Blogu ve twitterı.


Porno, internet evreninde o kadar büyük bir yer işgal etmektedir ki interneti bir porno çöplüğü olarak görenler vardır. Bu görüşten kaynaklı bir sonuç olarak bazı devletler, bu içeriği barındıran sitelere ulaşımı engellemek, sansürlemek ve yasaklamak için yoğun çaba göstermektedir. (Bkz: Türkiye Cumhuriyeti). Elbette ki pornonun çocuklar üzerindeki zararlarını göz ardı etmiyoruz fakat internette pornoya erişimi yasaklayarak çocuğun psikoseksüel gelişimini sağlayacağını düşünmeyi abes bulmaktayız. Porno siteleri elbette ki çocuk bireyi etkiler fakat ana akım medyaların içeriklerinin pornolaştırılarak sunulması bizce porno sitelerinden daha büyük bir sorun arz etmektedir. Gazetelerin internet sayfalarını ve haber sitelerini ele alalım, ‘Seksi Fotoğrafları İçin Tıklayınız’cılığın ya da fotoğraf ve video galeri içine saklanmış cinsellik yüklü öğelerin makulleşmesi herhalde porno sitelerinin çokluğundan dolayı olmamıştır. Bu editöryal tercihler toplumun pornoya bakışında ikircikli bir tavır oluşturmuştur. Ebeveynler hem porno siteleri zararlı bulmakta hem de porno sayılabilecek öğelerin bulunduğu medyaları kullanmalarına ve çocuklarının kullanmasına bir şey dememektedir. Burada ikiyüzlülüğün üzerinde durulması gerekmektedir fakat bu ayrı bir yazı konusudur.

Sibel

''Porno Benim İsyanımdı'', Sibel Kekilli

Porno yakın zamanda yeni bir anlam daha kazanmıştır. Burada teşhirde abartıya kaçmak ya da gözüne sokmak diye açıklayabileceğimiz bir manada kullanılmaktadır. Mesela Şiddet Pornosu; Erkeklerin kadınlara uyguladığı fizikî şiddeti göstermeyi amaçlayan Habertürk gazetesinin sürmanşeti buna örnek gösterilebilir. Veya Ölüm Pornosu; Türkiye’de yaşanan düşük yoğunluklu iç savaşta ölümler ve onların teşhiri üzerinden yapılanlar bu sıfatı taşıyabilir. Hüzün pornosu; insanların duygularını sömürenlerin yaptığı eylemi bu şekilde adlandırabiliriz. Dilenciden, bol acılı reklamları olan yardım derneklerine kadar çok geniş bir spektrumu kapsayabilir.



Şiddet Pornosu Örneği, Habertürk Gazatesi sürmanşeti, 07.10.11 tarihli nüsha

Dağınık bir saçmalamaydı, burada bitti stop.

2 Ekim 2011 Pazar

Memleketeyn ve Düşük Yoğunluklu İç Savaş

Bir akşam, Dersimli Kızılbaş arkadaşım, Diyarbekirli Şafii arkadaşım ve ben Yılmaz Güney’in Duvar filminin çekim aşamalarını anlatan bir belgeseli seyretmek üzere bir şapelde buluşuyoruz. Belgeselin ardından şimdilerde milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder’i dinliyoruz, Yılmaz Güney hakkında konuşuyor. Konuşmanın bir yerinde ‘’Benim 18 yaşında bir kızım var, gün gelirde onunla evlenmek isteyen bir delikanlı çıkarsa eğer Yılmaz Güney’i tanımıyorsa vermem’’ diyor, mealen. Gülüyoruz.

Gösterimin ardından eski bir Ermeni ya da Rum evinden bozma çayevinde demleniyoruz. Diyarbekirli diyor ki; Zazalar çok güzel Fransızca konuşur, sonuçta aynı dil ailesinden. Gülüyorum ve ona dönüp soruyorum;

- Peki sen rüyalarını hangi dilde görüyorsun?
- Rüyada kiminle konuştuğuma bağlı, diyor.

Türk takımlarının hazırlık maçlarını seyrederken tribündeki Avrupa Türklerini –gurbetçi yerine bunu kullanmak isterim şahsen- gösterince düşünüyorum da acaba onlar rüyalarını hangi dilde görüyor. Hepimizin bir uzak ya da yakın akrabası vardır Almanya’da ve gelirken mutlaka likörlü çikolata ya da elektronik alet getirmiştir. Getirdikleri likörlü çikolata ya da kullandıkları Mercedes kadar oralı olabilenlerin sayısı yeni nesillerde artıyor ama yine de iki memleketi olan bir insan olmak tuhaf olsa gerek. Böyle diyorum ama hepimizin iki memleketi var bi bakıma, İstanbullu değiliz, aslen oradanız ya da baba tarafımız şuradan. Yine de bu iç gurbetçilikle dış gurbetçilik çok farklı mevzular.


Gurbetçi

Euro 2008 yarı finalinde Türkiye Almanya ile karşılaşınca çıkan bir karikatür

Açalım;

Avrupa merkezli Türkiyelilerin (Sünni Türk ya da Alevi-Kızılbaş Türk veya Kürt. Tabii Süryani, Keldani filan da var) televizyon kanallarını gezdiğimde özellikle reklamlara bakıyorum. Sünni ya da Alevi adetlerine uygun olarak defin hizmetleri veren şirketlerin tanıtımlarını görüyorum bazen. Bir ülkeye yerleşirken öleceğini de hesaba katmalı insan. Cenazenizin ‘kendi’ memleketinize gömülmesini istemek en doğal hakkınız ama birkaç nesildir yaşadığınız ülke ‘sizin’ değilse orada da bir tuhaflık var. Geçen yıl TRT Türk’te yayına başlayan Avrupalı programı tam bu mevzuları konuşmak üzere her hafta farklı bir Avrupa şehrine gidip oraya yerleşim ya da yaşayan veya orada doğmuş büyümüş Türkleri/Türkiyelileri bir salonda topluyor. Ardından kendi hayatları üzerine konuşuyor katılımcılar.

İki kavram ön plana çıkıyordu bu toplantılarda; Entegrasyon ve Asimilasyon.


Entegrasyon : ~ Fr intégration bütünleme, birbirine ekleyerek bütün haline getirme < Lat integrare bütünlemek, kusursuz hale gelmek veya getirmek +tion < Lat integer, integr- dokunulmamış, tam, bütün < Lat in+2 tangere, tact- dokunmak << HAvr *tag- a.a. → takt

Asimilasyon : ~ Fr assimilation özümseme, benzeşme veya benzeştirme ~ Lat assimilatio < Lat assimilare benzetmek, benzeştirmek +tion < Lat ad+ simulare benzetmek → simülatör .




Sözlük bize ayrıştırması zor iki karşılık sunuyor. Anlamayı kolaylaştırmak için benzetme yaparsak Asimilasyon kendi dilini, gelenek ve göreneğinden sıyrılıp hakim etnik unsura benzemek oluyor. Entegrasyonun manası ise hem geçmişten gelen değerlerini taşıyıp hem de bulunduğun diyara uyum sağlayabilmeye çıkıyor .
Söylemesi kolay olsa da asimile olmayıp entegre olmak büyük bir mesele. Bunu becerebilmek için diaspora olmak gerekiyor.

Diaspora/Diyaspora : (Eski Yunanca: διασπορά – "saçılma, tohum saçma, zerreler halinde dağılma"; İng: diaspora) Esasında Biyolojik bir terim olan diaspora çok uzun bir zamandan beri bir kavim veya ulusun anavatanından çıkarak başka ülkelere dağılmasına verilen ad olmuştur. Sözcük hem dağılma eylemini hem de dağılmış olarak yaşayan toplulukları ifade eder.

Pek tabii diaspora olmak için ortak bir mesele gerekmekte. Diasporalar üzerine fikir yürüten sosyologlar bu toplulukları ayakta tutanın genelde büyük bir acı ya da savaş olduğunu düşünüyorlar. Dünyaya yayılmış Yahudileri bulundukları ülkelerde birbirlerine bağlayanın Nazilerin yaptığı soykırım – Holokost – veya Ermenileri birbirlerine bağlayanının Soykırım-Genocide/1915 Olayları olduğunu dile getiriyorlar. Tabii bu örnekler çoğaltılabilir; Şah döneminin ardından gelen İslam Devrimi sonrası İran’dan kaçanların laik/şeriatla yönetilmeyen bir İran özlemi etrafında toplanmaları, 1980 darbesi ve sonrasındaki ‘Düşük Yoğunluklu İç Savaş’ döneminde Türkiye’den ayrılan/ayrılmak zorunda kalan Kürtlerin ve diğer azınlıkların zihin dünyalarındaki ülke hayaliyle örgütlenmeleri filan.

Misak

Misak Manuşyan, Adıyamanlı Partizan.

Bunları neden söyledim, şunun için; Türkiye’den Avrupa’ya yalnızca çalışmak için giden Türk vatandaşlarının entegrasyonlarını sağlamaları zor çünkü onları diasporalaştıracak bir meseleleri yok. Yılın bir bölümünü Türkiye’de geçiren, yatırımını Türkiye’ye yapan, emekliliğini Türkiye’de yaşayan bu insanların arafı diasporaların durduğu araftan çok farklı.

İşte bu durum beni çekiyor, ister istemez ilgi duyuyorum. Belki de bu konu üzerine yazacağım tezin zihinsel ön çalışmasını yapıyorum şuan bilemiyorum.

Araftakilerin hikâyelerini en iyi anlatanlar yine araftakiler oluyor. Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sı araftakilere bir ağıt gibiydi adeta. Sibel Kekilli’yi tanımamızı sağlayan film bi taraftan da. Gerçi ben Sibel Kekilli daha önce tanıdım, filmden bir süre önceydi sanırım emin değilim tarihinden Uğur Dündar’ın Arena’sında –ne de tuhaf bir programdır- Porno batağına düşmüş ‘gurbetçi’ Türk kızını anlatan bir bölüm yayınlanmıştı. İşte orada anlatılan Türk kızı Sibel Kekilli idi.

Peki Sibel asimile mi oldu? Bilemiyorum. Belki Türkiye’de yaşasaydı hayatı benzer güzergâhı takip edecekti. O zaman yani Türkçe konuştuğunda ve Türkiye’de yaşadığında diğer meşhurlar gibi biri olduğunda ‘Türk’ mü olacaktı?

Duvara

Gegen Die Wand, Duvara Karşı, Fatih Akın

Bu mesele üzerine epey bir okuma yapmam gerek anlaşılan.

Yazının başındaki anımı tam da bu yüzden anlattım. 1990larda ‘Düşük Yoğunluklu İç Savaş’ yüzünden memleketlerinden gelen ve İstanbul’a yerleşen arkadaşımız, dostumuz, akrabamız olan insanlar asimile mi oldular/olacaklar yoksa entegre mi oldular/olacaklar? Onları bir arada tutan ve diasporalaştıran bir meseleleri var, geceleri arka sokaklardan çıkıp camı çerçeveyi indirdiklerinde gördüğümüz bir meseleleri. Bizi rahatsız eden bir meseleleri var.

PKK’nın yasal siyasi temsilcisi BDP’nin eşbaşkanlarından biri söylemişti sanırım; ‘’Biz batıdakilerle –siz Türkler deyin- ortak bir dili konuşabilen son nesiliz, bizden sonrakilerin gösterdiği kontrolsüz öfke ve saldırganlık karşı tarafın –T.C.’nin ya da Türklerin diyelim jargona uysun – idari ve askeri güçleri dışındakilerle iletişimleri, ortak yaşanmışlıkları hiç olmamasından kaynaklanmakta.’’

Şehit

Bayraklara sarılmış şehit tabutları ve A4 Kağıda yazılmış isimler

Bu sözler üzerine epey düşündüm. Diyarbakır, Şırnak, Batman, Hakkâri vs. deyince akla gelen şeyler sadece savaş ve ölümle alakalı. Zihinlerde kötü bir anlamla birlikte yer ediyor. Şu günlerde yine ölüyoruz, öldürüyoruz, konuşuyoruz/lar, masadan kalkıyoruz/lar, sonra tekrar oturuyoruz/lar sanki günler birbirini tekrar ediyor ama o dili kuramıyoruz, sonraki nesille anlaşacak kelimelerimiz yok, onların da yok belki bilemiyorum çünkü konuşmadım. Eğer biz yani ortak dili oluşturacak nesil(ler) bu kötücül dili değiştiremezsek yalnızca savaşa entegre olan, ruhu kan ve şiddetle asimile edilmiş diğerleri gibi olacak maalesef sonumuz. Yugoslavyalının yaşadığını tekrar yaşamamıza gerek yok.

Kafam çok karışık, nereden nereye geldim. Stop.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Çay Bardağı, Çaybar Dağı, Çaybardağı

Şehir insanı sıkılmaya meyyal, geç gelen otobüsten, devlet dairesindeki sıradan, anlayışsız insanlardan, uzatma dakikaları hiç bitmeyen yaz sıcaklarından ya da yanlış hayata uyanmaktan. Kadınların adet dönemine benzer bir hal alabiliyor bu durum; Karnını ağrıtan, geçmek bilmeyen bir isteksizlik mesaisine başlıyorsun.

Vapur

Yandak Çarklı, Şirket-i Hayriye'nin -Günümüzün Şehir Hatları- meşhur vapur çeşidi

Can sıkıntısının tedavisi şehir hatları olsa gerek. Önce iskeleye ineceksin yürüyerek sonra Beşiktaş’a, oradan Kadıköy’e, ardından Eminönü’ne ve geriye Üsküdar’a, şehrine döneceksin. Tabii vapurun burnuna geçip rüzgârdan bir nefes çekeceksin, sigara yasağından sonra güvertede içine çekebileceğin en güzel şey Boğaz esintisi çünki.

Sigara

Vapurda sigara içmek 5727 sayılı yasaya göre yasaktır, içebilenleri alkışlıyoruz.

Televizyon Darüşşafaka’yı kazanmış yetim üçüzlerden bahsediyor sonra veletlerden kız olana mikrofon uzatıyor muhabir;
- Ne olacaksın okulunu bitirince?
Bir çocuğun ağzına hiç yakışmayan sarih bir İstanbul Türkçesi ve büyük adam tonlamasıyla cevap veriyor;
-Amerika’ya gideceğim.
-Neden?
-Orada master yapacağım sonra…
İşte o an kanalı değiştiriyorum. İlkokula giden bir çocuk Amerika’ya gidip master yapmayı şimdiden düşünüyor yahu! Bu benim canımı sıkıyor. Üç yetim çocuk deyince kafanda Reha Muhtar’ın anahaber bültenciliğinden kalma bir alışkanlıkla Gülümcan çalmaya başlıyor da kız master deyince Çocuk da Yaparım Kariyer de diyen bir Nil Karaibrahimgil giriyor sanki kadraja.

Nil

Nil Karaibrahimgil, Çocuk da yapar kariyer de

Hep bu Milli Eğitim, kaç nesli iğfal etti. Tedrisatın birliği bizi dağıttı, her yıl değişen sınav sistemleri hep bize vurdu. Kendimi cenabet bir neslin üyesi gibi hissediyorum bu yüzden. LYS, SBS, ÖSS, ÖSYS, KGS, OGS, İBDA-C, TKP/ML, DHKP-C . Kısaltınca bölücü terör örgütlerine ya da köprü geçmek için gereken sistemlerine benziyor sınavlar. Aslında bi bakıma öyle sayılır, hem bölüyor terörüyle hem de onu kullanıp geçebiliyorsun köprüyü.

Buhan

Ahmet Buhan, Tüm Dersler

Devlet senle ne yapacağını bilmeyen bir cam ustası gibi, üfledikçe şekil alacaksın ama fırına girmen gerek, fırın da harlı ateş. Benden iyi bir vazo olur diyorsun ama o seni bardak yapıyor. Sonra diyor ki seni bu şekilde işe alamayız bize bardağın ince bellisi gerek, çay içeceğiz çünki. -Eee ne yapacağım? Cevap geliyor; Sorun yok, fırına gireceksin o kadar. Fırına hazırlanıyorsun, giriyorsun ve çıktığında artık çay bardağısın ama o da ne! çay bardakları da iş bulamıyor artık. Aranan özellik Ajda bardaklık diplomasıymış. Hayda! Yine ateşe girmen gerekecek dostum, yine hazırlanman yine harlanman, yine...

Çay

Çay Bardağı, Çaybar Dağı, Çaybardağı

Bir bardağa sap bile olamayacağın şekilde çıkacaksın anlayacağın MEB’in/YÖK’ün rahle-i tedrisatından. Yarı mamul bile olamayacaksın. Belki zehir gibi kafan var ama çalışmıyorsun yani ham madde olarak aranan türdensin mesela borsun - Amerika ve Pis Siyonistlerin çıkarmamıza izin vermediği efsane şey yani-, ama borcam da günlerde evhanımlarının birbirlerine hediye ederek ellerinden çıkardığı vasıfsız bir ürün maalesef. Yani anca memur olursun oradan oraya tayin edilirsin.

Av

Aslan, Avlanırken, Büyük Kedilerin Günlüğü, Discovery Channel, National Geographic, Belgesel

Evrim teorisini her sene test eden devlet senden doğal seçilimi aşıp kendinin cam ustası olmanı istiyor. Ne idealist bir düşünce, kendi kendini üflemezsen piyasayı/pazarı/talebi takip etmezsen zücaciye dükkânında bir ömür alıcı beklersin. Komik ama hiç kimse gülmüyor bu duruma. Hayvan belgeselinde hemcinsinin ölümünü izleyen antilop gibisin, her sınavda bir tanıdığını etoburlar yiyor. Gazeteye bakıyorsun atama bekleyen antiloplar, sınava hazırlanan zebralar, iş arayan genç alageyikler görüyorsun.

İşte bu canını sıkıyor, Boğazda ne kadar dolaşsan da şehir hatları vapuralarıyla geçmiyor.

23 Eylül 2011 Cuma

Kaçak Göçmen Zombiler ve Ali Ağaoğlu'ndan My Penis

Davalarının görüleceği şehre sevk edilirken yolda yanan tutuklular, ceza olarak tribünü dolduran ‘önce kadınlar ve çocuklar!’, polis sanılarak roket atar saldırısıyla öldürülen genç kızlar, Ege sahiline vuran muhtemelen Afrika’dan Avrupa’ya kaçak olarak gitmeye çalışan göçmenlere ait dört ceset.

Polis

''Şiddete meyyalim vallahi dertten!'' Musa Rami, Polis

Yazı konusu düşünürken haberlere baktığımda gördüklerimdi bunlar. Vaka-i adiye, 3. Sayfa haberi, ne bileyim aile içi cinnet/şiddet/katliam haberlerinin yanına yakışır cinsten şeyler. Sayfayı çevirdiğinde, sekmeyi değiştirdiğinde unutacağın sıkıcı şeyler ama bi an kendi cesedimin tanımadığım bir ülkenin gözde turizm beldesindeki en enternasyonal beachine vurduğunu düşündüm. Hatta filmi bile kafamda canlandı; Tepeden denize bakıyoruz, kamera yaklaşıyor, bir su yatağı üstünde muhtemelen beyaz bir Avrupalı turist kadın vücudu o kadar gevşemiş ki denizin üstünde bile durabilir bu rahatlıkla. Gözünde devasa güneş gözlüğü ve üzerinde giysisi sadece en mahrem yerlerinin asgari kısmını örten cinsten, kulağında Iphone’nuna ya da Ipod’una belki de Ipad’ine ne bileyim herhangi bir Apple ürününe takılı kulaklığı, etrafını umursamadan yanıyor bilmem kaç celcius ya da fahrenheit derecede. Artık o beachteki herkes mi dünyadan kopmuş bilmiyorum ben Yunanistan – yani AB, yani Eurozone, yani kriz, yani kurtarma paketi, yani… - karasularında batan kaçak göçmen teknesinden süzülerek, şişerek yani gitgide korkunç bir hal alarak bilmem kaç deniz mili ilerlemiş sahile doğru geliyorum ve o gevşek beyaz kadın benim cesedimi görüyor içkisine uzandığı vakit. Kamera yön değiştirip sahilde kaçışan insanları alıyor ve ekranda ‘’Kaçak Göçmen Zombiler’’ yazıyor tabii ki gavurcasıyla ve film başlıyor.

Thriller

Zombiler, Thriller, Michael Jackson

Çok alakasız geliyor değil mi? Nasıl olur Sahil Güvenlik filan yok mu yahu, cesedim oralara kadar gelir mi? Taksitle alınmış 6 gece 7 günlük keyifleri bozacak bir rahmetlinin yeri kimsesizler mezarlığıdır, en gözde beach değildir diyor kafanız. Sanırım bu bilinçaltı ya da düşünme biçimi hepimize yerleşmiş. Ana haberleri şehit çetelesi, trafik kazalarının bilanço dökümü, aile içi/kadına karşı şiddetin bir özeti olarak algılıyoruz. Ölüme, şiddete karşı tepkisiz ve duyarsız kalmak ya da daha doğrusu alışmak bana çok tuhaf geliyor. Bu mevzu üzerine felsefeciler, psikologlar, edebiyatçılar çok kafa yormuş bin bir veciz söz, aforizma, alıntı filan çıkartabiliriz googlelarsak.

Ağaoğlu

''İnşaata başladık bile ahahaha!!11'' Ali Ağaoğlu, Penis şeklinde yapılar yapan/satan müteaahit

Ademoğlu her koşulda akıl sağlığını korumak için alışıyor ama bu post-modern dünyada fazla mı alışmaya meyyaliz? Yaşadığımız yerler değişiyor-değişti; iyi kötü bir mahalle kavramı ben çocukken hala kırık dökük devam ediyordu artık her yerde erkek cinsel organı çağrışımları yapan rezidans/site/yaşam alanı/apartman adını verdikleri yapılar var. Bundan 20 sene sonra, o yapılarda –ev demiyorum, konut bile demiyorum yapı sadece- büyüyen insanların sosyalleşmekten anladığı tek şey avmlere gitmek mi olacak acaba? Hani fütürist diyorlar ya uzak gelecekte bizi ne gibi teknolojik gelişmelerin beklediğini şimdiden görmeye çalışan, 2023’e yazdığı mektubun zarfını yalayanlar işte ben Ataşehir’i görünce korkuyorum. Bu fütüristler ve müteaahitler beni amansız bir nostaljiye hapsedecekler sanırım. Çok mu komşu severim, hayır ama bir komşu vardır onun varlığından bir çeşit güven alırsın, mahallende caminin önündeki camiyi yaşatma ve yardımlaşma derneği amcaları hep oradadır, sokağındaki tıfıllar arabanın camına yaslanır filan. Şimdi buna katlamayıp kendilerini 30-40 katlı ve varsayılan özelliği bitmek bilmeyen bir rüzgar olan bozkır sitelerinde yaşamaya alışan insanları anlayamıyorum.

Kabus

Çaydanluk?!, Mahallenin Muhtarları, 90larda birkaç nesli heba eden ve site/rezidans yaşamını garip komşulardan kurtuluş olarak görmeyi bilinçaltına yerleştiren komplo teorisinin başrol oyuncusu dizimtrak

Ölüme, bu üçüncü sayfa haberlerine alışılır geçen zamanla ama mahallesiz yaşama alışmak ancak benliğini aldırarak becerebileceğin bir şey, o ruhsuz mobilya reklamlarındaki Avrupai simalarıyla sırıtan mutlu çift/aileye özenmek gibi ya da sadece üzerine dublaj eklenmiş mutlu insanların olduğu araba reklamlarındaki ‘güzel’ insanların sahip olduklarını istemek gibi.

Tamamiyle anlamsız, kof ve satın alınmış mutluluk. Yani yalan ve yaban.

10 Temmuz 2011 Pazar

Trabzon I-VI - Memleket Hikâyeleri

Trabzon'da Sabaha KarşıGün BaşlıyorTrabzonda Deniz Manzarası OlağanZiraat'in Önünden Maraş CaddesiAra Sokak BanklarıMinibüsler Heryerde
ForumMMMigrosArmağan TabutlarıPidecideyizEvet Bu da BittiKaşarlı da İyidir
Kanuni EviDayıoğullarıFilm Sonrası YürüyüşGece YemeğiKulus'a ÇıkıyoruzOtostopçu Günlüğü
Beton YollarAz Kaldıİşte Ustalıların MahallesiDediğim Gibi Deniz Manzarası Olağandırİşte Stabilize YolKöyevi

Trabzon'a vardığımızda geçen günlerin yorgunluğu, kalacak yere para vermemenin mutluluğu ile birleşmiş ve tuhaf bir kombinasyon oluşturmuştu. Eve vardığımızda akşamüstü olduğundan dinlenelim dedik. Ertesi gün yaz okulu telaşıyla geçti. Öğleden sonra uyanınca bazı şeyler son dakikaya kalıyor. Bankaya ders ücreti yatır, dersleri onaylat, kaydı tamamla bunların hepsi 16.50-59 arası gerçekleşti ve adrenalin tavan yaptı.Sonrasında şehre inip bir iki tur attık, Ömer Bro'nun pasaport işini hallettik ama yalnızdık. Kuzenler -Mete ile Safa- namüsaitti ve avmlerde yemek yiyip eve döndük. Hakikaten beleş kalacak yer nimet gibi geliyor insana bi noktadan sonra.

Ertesi günün öğleden sonrasında souvenirleri almaya şehre indik. Şehre indik diyorum Aykut'un evi havaalanı tarafında, merkezle arasında birkaç km var. Neyse kuyumcular çarşısında bir yere girip alacağımızı aldık. Çıkarken kuzenler geldi, karnımız acıksın diye bir iki tur attık Uzun Sokak ve Maraş'ta sonra girdik bi pideciye, sonrası malum. Çıkınca sinemaya gitme fikri ortaya çıktı, yediklerimizi hazmede ede Varlıbaş'a ulaştık. Yine Amerikalıların dünyayı kurtadığı sıradan bi film seyredip geceyi bulduk.

Trabzon'a gelip Kulus'a çıkmamak olmazdı. Kulus dediğim de köyümüz. Resmi adı Kaleköy tabii eski isimler ölmez. Trabzondan Çarşıbaşı arabasına binip köye geçecektik. Merkeze ulaştığımda babamın bana iş bulduğunu öğrendim, yolda otostop çekerken iş bulduğunu öğrenmek tuhaf. Neyse otostoptu, otobüstü derken köy yolunun başına kadar geldik. Şansımıza yukarı çıkan bi kamyonet vardı da yolun bir bölümünü yorulmadan çıktık. Tabii tamamını çıkacak kadar şanslı değildik, yavaş yavaş ilerleyerek köyevine ulaştık. Babamın amcaları, büyükteyzeleri oradaydı anlayacağınız etrafım çevrilmişti. Eve girip ne halde diye baktıktan ve biraz oturduktan sonra yola koyulacaktık ki sülale etrafımızı sardı. ''Gelin bizde kalın, la bi yemek yiyin öyle gidin bari, çay var'' tabii kırk yılda bir akrabalarla rastlaşan makul biri olduğundan ilgi normaldi. İki çay sonrası dönüşe geçtik, şansımıza aşağı inen bir Vestel teknik servis arabası vardı da çabucak teptirdik.

Köyün girişinde inip ananaya doğru yöneldik -ben anana diyorum siz anneanne anlayın- her zamanki gibi evde televizyon seyrediyordu, biz gelince yine hikâyelerini anlatmaya, manilerini söylemeye başladı. Anana ile birlikte Kulus'taki bütün görevleri tamamlamıştım, Trabzon'a dönüp kuzenlerle buluşmalıydık. Yaylaya çıkma fikri vardı. Akşam yemeğimizi tavsiye edilen kebapçıda yedikten sonra mevzuyu konuşmak üzere dondurmacıya? çıktık. Her şeyi ayarlayınca bu gece bizde kalın dedik kuzenlere. Hazır gelmişken bilgisayarları da getirin LAN Party yaparız lafları arasında dizüstüleri toplayıp eve geçtik. O LAN Party maalesef olmadı çünkü Ömer Bro başka mevzulara kaydı, gün biterken herkesin bir Google+ hesabı vardı.

Sabah Mete ve Ömer Bro kiralık arabayı almak üzere gittiğinde biz de Safa'yla gerekli şeyleri ayarlamaya koyulduk yayla yerine Uzungöl'e çıkıyorduk. Araba gelince eşyaları doldurup yola koyulduk. Uzungöl'e 90 km yol vardı ve Safa'yla karnımız açtı. Köfteler için alınan ekmeklerden birinin yarısını götürdüjk biz de. Uzungöl'ün soğuk ve sisli havasıyla kendimize gelip mangalı kurduk -gerçi ben dokunmadım, yiyiciyim- kömürdü, közdü, ızgaraydı her şey ayarlanıp köfteler de pişince tabakları unuttuğumuzu gördük. Masaya serilen gazetelerin üstünde selilozlu da olsa köfteleri götürmek güzeldi.

Eve vardığımızda seyahatin sondan bir önceki günü bitiyordu. Son günü öyle çok bir şey olmadı, şehirde bizim çete için hediyelik bir şeyler baktım ama çok iyi şeyler bulamadım. Öyle geçti gitti valla gün.

1 temmuzda akşamı başlayan yolculuk 11 temmuz sabahı sona erecek. Bir keşif seyahati olmasına rağmen oldukça doyurucuydu. Önümüzdeki seyahatlere selam edelim ve sözü bitirelim İstanbul'a, İstanbuldakilere bir şarkıyla.



Via Flickr:
Gez dolaş yine bana dön.

8 Temmuz 2011 Cuma

Armağan Tabutları

Armağan Tabutları by ahmetusta
Armağan Tabutları, a photo by ahmetusta on Flickr.

Seç, beğen, al.



Via Flickr:
Dişiler için souvenirler tamam. Erzurum'dakiyle birlikte toplanması gereken hediye sayısına ulaştık.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Artvin II-III-IV - Macahel

BorçkaArtvinKöprüdeyim Sonra AraAsma Köprüde de YürürümNavigasyon da Amma Güzel ŞeyÇay Bahçesi'nin Maskotu Dolly The Last Zuzu
Öğlen Sıcağında Yorgun EnikŞehrin Meydanı Çay Bahçesiİshak Reis'in TakasıTebeşirle Yazılan Fiyat Listesinin Nostaljik KokusuYola ÇıktıkDağlar Selamlıyor
Göğü Kesen OrmanDağlarda Kar Sesi Var10 Dakika MolaMasa Başı İşMarlboro Man Macahel EditionYol Çıkmıyor Patikayı Takip Ediyoruz
İremit Pansiyonİremit'in Balkonundan ManzaraBalkonun Diğer TarafıAtos, Portos ve DartanyanAhşap ve OrmanSilor

Artvin II-III-IV - Macahel, a set on Flickr.

Sabah erkenden Kafkas Otel'den ayrılıp terminala indik, Borçka arabasının kalkmasına bir saat vardı. Kahvaltıyı aldığımız karışık tostlarla yapıp öğlen sıcağında sefer saatini beklemeye başladık. Bir saatlik yolculuk sonrası Borçka'ya vardığımızda Macahel'e çıkacak vasıtayı aramaya koyulduk. Bi taraftan da arabacılardan kalmalık ucuz yer arıyorduk, kartvizitini aldığımız mekanı aradığımızda günlük kişibaşı 60 lira denince kararsız kaldık. Macahel arabası Ziraat Bankası'nın karşısından kalkıyordu, Ziraat'ı bulmak için yol sorduğumuz mobilyacı emice bizi vazgeçirmeye çalıştı. İyice kararsız bir şekilde İshak reisi bulduk, iki saat sonra kalkacağını söyledi, kişi başı 25 istediğini söyleyince düşünmek için zaman isteyip meydandaki çay bahçesine geçtik. Sıcaktan bunalmışlığından kurtulmak için gölgede beklerken bir karar vermeye çalıştık. Saat gelince İshak reise gittik. Bir güzellik yapmasını istedik o da bize acıdı mı artık bilmem 50 liralık yol parasını 35'e indirdi bir güzellik daha yapıp 50 liraya kalacak yer ayarladı arayıp. Aradıktan sonra anladık ki bana 60 lira diyen İremit Pansiyondu, İshak reisin akrabasıymış.

Yolculuk biraz geç başladı, bizim dışımızdaki yolcuların eşyaları filan derken 15 küsürde yola girdik. Dağlar yükselmeye vadi kendini göstermeye başladı. Kıvrıla kıvrıla yükseliyor, açık pencereden fotoğraflar çekmeye çalışıyorduk. Arada durup mola verdiğimizde soğuk su ve güzel manzarayla dinleniyorduk. Yol kenarında kıştan kalma kar kümeleri ve temmuzda üşümenin verdiği mutlulukla tırmanmayı bitirip inmeye başlıyorduk. Yol çalışmaları yapan dozerler kamyonlarla ortalık toza bulanıyor, inşaa halindeki yerlerde bozukluktan doğru düzgün ilerleyemiyorduk. Saatler süren yolculuk sona erdiğinde manzaraya bakıp bir sigara yaktım. Uzun uzun etrafa bakıp bizi karşılayacak kişiyi beklemeye başladım. İremit Pansiyon'a araba yolu çıkmıyordu. Patikayı küçümseyip gaza basınca yolun yarısında kesildim. Mekana vardığımızda terden su olmuştuk. Eşyaları en serin odaya bırakıp bir duş aldım. Bilgisayarı açıp nete bağlanmaya kalktığımda acı gerçekle karşılaştım. Güzelliğin de bir bedeli vardı, 3G çekmiyordu Macahelde. Neyse deyip balkona geçtik, akşam yemeği önümüze geldiğinde kendimizi yemeklere verdik. Yemek sonrası revahetiyle odaya geçip müzik dinliyerek efkârlandık.

Gün benim için geç başladı ama Ömer Bro erkenden keşfe başlamıştı. Dere inmiş, camiye gitmiş, yılan görmüş daha neler neler yapmıştı. Uyandığımda öğlen olmuştu, benim için ayrı bir mesele vardı oda yaz okulu kaydıydı, seyahate başlamadan önce kucağıma düşen notlar sonrası yaz okulu meselesi ortaya çıkmıştı. Önceki gün Edge bağlantısıyla nete girmeyi başarmıştık fakat çok yavaştı. Yavaş da olsa işimi görüyordu net, fakat istediğim dersler açılmamıştı. Açılan derslere başvurabilmek için telefon diplomasisine başladım. İremit'ten ayrılırken bu belirsizlikten dolayı kafam karışıktı. Ömer Bro onbeş dakika mesafede çok güzel bir şelale var oraya gideceğiz dedi. Tamam deyip yola koyulduk fakat ikibuçuk saat süren bir tırtanma sonrası anca varabildik. Yolda kertenkeleden, eski köy okuluna epey şey gördük tabii güneşin altında eriyip gittim ben. Şelaleyi gördüğümde ise bütü yorgunluğum gitmişti, sigaramı yaktım ve bir nefes çektim. Masaüstü arka fonu yapılabilecek kadar güzel bir yerdeydik. Yağmur bize artık gidin deyince geri dönmek üzere kalktık. İnmek her zaman çıkmaktan daha kolaydır, bu sefer de öyle oldu. Ömer Bro'nun bal merakı üzerine yolu biraz uzatıp kestane balını alıp patikalardan geçe geçe İremit'e döndük. Akşam yemeği yine harkulade idi, bu sefer masaya oturduğumuzda hava kararmıştı kedilerin ziyaretleri ve kısık sarı ışığın altında son gecemizi geçiriyorduk.

Sabah uyandığımızda Borçka'ya dönecek arabanın gelmesine dakikalar vardı. Hızlıdan bir kahvaltı çekip aşağı indik. Yolda talihsizlik peşimizden geldi dinamosu bozulan minibüsün yapılmasını bekledik. Bir saat rötarle şehre varınca Trabzon otobüsüne biletimizi aldık, yine terminalde karışık tostumuzu yiyerek Artvin'den ayrılmak üzere yola koyulduk.



Via Flickr:
Dağlarda Kar Sesi Var