14 Ocak 2013 Pazartesi

Beni Tanıdın mı?

Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar
-En azından iki senedir teşhis ettiğini düşünüyordum.

Böyle başlıyor Teya’nın geçmişiyle karşılaşması. Teodor ‘Teya’ Kray (Yetkin Dikinciler) Belgrad’da büyük bir yayınevinin birkaç ay önce başına getirilmiş genel yayın yönetmenidir. Her gün kapısını kendi deyimiyle yazardan başka her şeye benzemeyen ve kendini yazar olarak tanımlayan onlarca kişi aşındırmaktadır. Yine o günlerden biridir, telefonu durmaksızın çalmaktadır. Arayan o yazar bozuntularından biridir, telefonu açmamakta ısrar eder ama ses bir türlü kesilmez. Telefonu açtığında kitabı kendi yayın yönetmenliğinden önceki yönetmen tarafından reddedilen kaçığın teki karşısına çıkar, ona sayıp söverken yan odadan köyünün türkülerinin bangır bangır çalındığını duyar. Bu eski yayın yönetmeninin işidir, Teya’ya köylü geçmişini hatırlatırlar. Kapısı açılır ve içeri sekreteri Marta (Gülen Çehreli) girer. Onu bir adamın görmek istediğini söyler. Kimmiş diye sorunca yazara benzemediğini söyler Marta. Teya bunun üzerine mutlaka bir yazadır der. Marta kapıda bekleyen kişiyi anlatmaya başlar; Bir elinde kocaman bir bavul diğer elinde de bir evrak çantası olan trenden yeni inmiş gibi hali olan tuhaf bir adam olduğunu söyler ve Teya’ya ‘Sizin kuzenlerinizden biri olmasın?’ deyince Teya sinirlenir ve köylü geçmişinin hatırlatılmasına tepki gösterir. Marta, ‘Sizin burada olmadığınızı söyledim ama bunu bildiğini yine de sizinle görmek istediğini söyledi’ deyince Teya şaşırır ve Marta’ya adamı içeri almasını ve kısa bir süre sonra gelip toplantınıza geç kaldınız diyerek adamı başından almasını ister.

Kapıdan bekleyen adam içeri girer, hakikaten tuhaf biridir. Bir elinde kocaman bir bavul, diğer elinde ise evrak çantası üzerinde bir yağmurlukla yazardan başka her şeye benziyordur. Adam, Teya’ya yaklaşır. Teya yüzünde kocaman yalancı bir gülümsemeyle adama elini uzatır. Adam sorar;

-Beni tanıdın mı?

Teya, adamı tanıyamamıştır. Adama askerden arkadaşı olup olmadığını sorar. Adam, gülümser ve Asker Arkadaşım hikâyenizdeki gibi ha der. Teya’ya yolda karşılaştığı eski asker arkadaşı Marko Setlar’la yaşadığı olayı hatırlar ancak Teya hatırlamaz. Bu öyle bana ait değil der. Teya iyice şaşırmıştır bu tuhaf adama ismini sorar. Adam kendini tanır, ben Luka Laban (Bülent Emin Yarar) ‘’Bu isim size bir şey ifade etmedi mi?’’ diye sorar. Teya hala tanıyamamıştır. Bunun üzerine Luka’nın yüzü düşer ve yanında getirdiği evrak çantasından dört kitap çıkartıp Teya’nın masasına bırakır. Bir amatörün ciltlediği her halinden belli olan kitaplar farklı renklerdedir. Teya kitaplara bakar ve adamın yine o yazar bozmalarından biri olduğunu düşünür. Fakat işler hiç düşündüğü gibi değildir. Luka Laban, emekli bir polistir ve meslek hayatı boyunca yaptığı yegâne görev de o dönemin tehlikeli üniversite öğrencisi olan Teya’yı takip etmektir. Yıllarca Teya’yı takip etmiş ve her anını kaydetmiştir. Teya’nın önüne koyduğu kitaplar da onun çeşitli zamanlarda ses kaydına alınmış sözlerinden başkası değildir. Ses kayıtlarının bir kopyasını evine götüren Luka, kayıtları okuyan oğlu bunları kitaplaştırmıştır. Luka’nın Teya ilk başka bu anlatılana inanmaz ve Luka kitapları bir bir açıp okumaya başlar. Yitirilmiş Memleket Hikâyeleri kitabından, Üzerine Söylevler kitabına bütün kitapları okur. Teya, yıllar sonra ona gelen kitaplarıyla geçmişini hatırlamaya başlar. Yine de aklının bir köşesinde kandırıldığına dair bir şüphe bulunmaktadır. Luka onu inandırmak için onu birden çok kez ölümden kurtardığını anlatır. Hayatının belli aşamalarında yaşadığı ve eksik hatırladığı anılarını tamamlar. Teya dinledikçe geçmişi değişir ve şaşırır. Luka, iki sene önce emekli olmuştur ancak oğlunun ısrarı üzerine Teya’yı takibe devam etmiştir. Luka’nın oğlu bir edebiyat öğretmenidir ve ders verdiği okulda Teya’nın dinlenme kayıtlarından babasının oluşturduğu kitapları müfredata koyunca mesleğinden ayrılmak zorunda kalmıştır ve muhalif olup Avustralya’ya gitmiştir. Luka’nın yanında getirdiği bavul da onun yıllar boyunca Teya’nın arkasından topladığı eşyalarıdır. Onu takip ettiği garlardan, restoranlardan, otellerden getirdikleridir. Eşyalar arasında Teya’nın ölen babasının kayıp saati, annesinin mektupları ve şair arkadaşı Okuca’nın şapkası da çıkınca artık Teya emin olur. Peki Luka neden bunca eşyayı getirmiş ve bunları anlatmıştır. Luka ona Köpeğin Nöbet Değişimi hikâyesini anlatır. Sahiplerinin yıllarca evlerini koruyan ama artık yaşlanıp bir işe yaramaz hale gelen köpeklerini yerine yenisini koyup ormanın kuytusunda nasıl acımadan vurduğunu anlatır. Oyunun kilit noktası burasıdır.

Eser 1990 yılında Duşan Kovaçeviç tarafından yazılmıştır. 1990 yılı Yugoslavya’nın değişiminin önemli bir evresidir. Slobodan Miloşeviç’in iktidara gelmesiyle Yugoslavya’yı oluşturan milletler arasında sıkıntılar yaşanmaya başlamış ve sonunda kanlı bir dağılma süreci yaşanmıştır. Bosna-Hersek ve Kosova’da yaşanan savaşlar Soykırım ve etnik temizlik gibi insanlık dışı olaylar yaşanmıştır. Ancak 2003 yılında aynı metinden filmleştirilen Profesionalac’la birlikte hikaye 2000 sonrasına adapte edilmiştir. Teya, Miloşeviç’i deviren hareketlerle ilişkili yeni rejimin desteklediği bir isimdir. Luka ise Miloşeviç rejiminin karanlık polis devletinin neferidir. Yıllarca muhalif olan Teya ile polis Luka’nın bu ‘tanışıklığı’ kara komedi tarzı anlatımla insanı gülümsetmektedir. Yazar bu mizahi dilin altında kaybolan bir devleti, yıllarca süren polis devleti baskısını ve rejim değişikliğiyle birlikte bu savaş ve dağılma süreci sonrası ‘tertemiz’ halde iktidara gelen yenileri eleştirmektedir.

Tekrar oyunun kilit noktasına dönersek, Luka’nın anlattığı Köpeğin Nöbet Değişimi hikâyesi Teya’yı çarpar. Luka, geçmişiyle yüzleşmek için yanına geldiğini bu görüşme sonrası zor bir ameliyata gireceğini ve eğer masadan kalkamazsa eski rejimin son evrelerinde muhalif duruma düşen ve yurt dışına çıkan oğluna ulaşması için ona bir pusula bırakır. Giderken de kitapların yanında bir tiyatro oyununun daha olduğunu söyler, Teya bunu anlamamıştır. Kenarda duran evrak çantasından kasedi hala dönen ses kayıt cihazını çıkartır ve kaydı dururup Teya’ya verir. Teya, yazı makinesine kağıt koyup eseri yazmaya başlar, ne eksik ne fazla bir şey koyarak tamamlar yalnız bir şey ekler bitince, Son.

İstanbul Devlet Tiyatroları’nda 2009-10 sezonundan beri kapalı gişe oynayan eser insanı kara mizahıyla güldürürken alt metninde anlatılan hüzünlü memleket hikâyesiyle bu coğrafyanın acılarını hatırlatmakta. Oyun, tek bir dekorda, Teya’nın çalışma odasında geçmektedir ancak Luka’nın hatırlattığı anılar o kadar gerçekçi aktarılmakta ki zihninizde Belgrad’ın çeşitli yerlerine gidersiniz daha önce hiç görmemiş olsanız bile şehri. Senaryonun haricinde oyuncuların da bireysel katkıları ön plandadır. Bülent Emin Yarar’ın 4. Sezonuna giren bu oyunda her sezon daha başka daha delişmen bir Luka ortaya koymasını buna örnek gösterebiliriz. Buradan oyuna her sezon gitmiş olduğumu da çıkartabilirsiniz gayet tabi. Yetkin Dikinciler’in de etkileyici ses kullanımı ve Bülent Emin Yarar’a kusursuz eşliği size 1 saat 45 dakikalık doyumsuz bir tiyatro keyfi sunmaktadır. Oyundan çıkarken aklınıza şu soru takılıyor ister istemez; Bir adam aniden gelip de sizin geçmişinizi değiştirebilir mi?

- Evet, neden olmasın.

Diye cevap veriyor Profesyonel’i seyredenler.

3 Ocak 2013 Perşembe

Balkanski I - Bulgaristan I

Rehber Hararetle AnlatırkenPasaporta İlk MühürVergisiz TütünCaddede TeyzeTürk Lokantasında KahvaltıNazım Hikmet
Sıcakta Buğulanan GözlerimEskidenEskiden IIOrganize İşlerArabalar FilanGeçitler ve Dehlizler
Tezgahçı TeyzeBinalar FilanBulgar MecmualarıBirleşme HeykeliBirleşme Meydanı'nda KaykayYolda Yürüyen Adam
Eski Büfeİmaret Camiiİmaret Camii IIDuvarda Yaslı Adlarıylaİmaret Camii IIITemizlikçi Çingene ve Kolum

Balkanski I - Bulgaristan I, a set on Flickr.

Geçen yaz, hayatımda ilk kez yurt dışına çıktım. Babadan kalma yeşil pasaportumla işler biraz da ucuza geldi, aslında bir derneğin etkinliğiydi. Organizasyonun başında da bölümden arkadaşım olunca kendimi otobüsün en arka koltuğunda buldum.

Kara yolu coğrafyayı hissetmek için birebir tabi 8 günlük bir seyahate hazır mıydım açıkçası bunu ben de bilmiyordum. Aklımda filmlerden kalma bir gezgin hal ve tavır rol modeli vardı. Tabi ortam o yalnız gezgin klişesine hiç uymuyordu iki otobüs dolusu turisttik, gezgin bana ay kadar uzaktı.

Pazar akşamı otobüslerin kalkmasını beklerken parkta oturmuş elimde sigara içip uzun süre uzak kalacağım radyolarda dolaştım kulaklığımda. İşler ciddiye binince vazgeçmek benim en büyük meziyetimdi, radyoları dolaşırken de yokladı. Hava karardığında otobüslerin farları yanıp uzaklaşmaya başlayınca sıradan ve sıkıcı rutinimi özlemeye başladım. Evden çıkıp koltuğunu özlemek bir bakıma.

Sınıra gelene kadar aklımda bunlar vardı, Kapıkule'de çıkış puluna 15 lira verip yapıştırıp ara bölgeye geçince kendimi bilgisayar oyununda gibiydim. Kendimi yukarıdan kontrol eden kendimle Duty Free mağazasında içkilere ve sigaralara bakıyordum. Bütün yolcular dağılmıştı, herkes vergisizliğin cazibesiyle tuhaf şeylere bakıyordu. Kendimi vodka şişelerinin önünde buldum sonra karnımın acıktığını hissettim ve fahiş fiyata birkaç simit ve kağıt bardakta çay aldım, rutinler tekrar aklıma geldi. Çıkmadan önce bir karton sigara almam lazımdı, bütün seyahat boyunca bununla idare etmeliydim ve daha önce hiç kullanmadığım bir markayı aldım sırf fiyatı tam para diye, bozukluk çıkmasın diye. (Duty Free mağazalarında Euro geçiyor)

Bu mağaza aslında bir alışveriş merkezi olarak tasarlanmıştı, kocamandı. bir tarafından öbür tarafına geçince ara bölgenin Bulgaristan kısmına ulaşıyordun. Gece yarısı çok geride kalmışken bu vergisizlik bitti ve Bulgar kapısına geldik, burada beklemenin manasını tekrar hissettim. Saatler geçmesine rağmen sıra bize gelmedi. Uzun bir rüşvet diyaloğu sonrası gün ağarırken Bulgaristan'a girmiştik. Bulgar tarafı sefaletin cisimleşmiş haliydi. Sabah vardiyasına gelen çöp arabasının Çingene çöpçüler biz virane haldeki 'Duty Free' mağazasının önündeki kaldırımda sigara içerken yanımızda yerleri süpürüyordu. Bulgar tarafına geçmiştik ama ikinci otobüsü beklememiz gerekiyordu. Neyse ikinci otobüs de anlatılmayacak kadar sıkıcı dakikaların ardından sınırı geçti. İlk dikkat çeken kaşar satan dükkanlardı. Kamyoncular velinimetti. Sıcak düzlükleri terletiyordu yollarda kimsecikler yoktu. İlk şehir Filibe, ya da bugünkü adıyla Plovdiv. Osmanlı sivil mimarisinin kaynağının burada denenen çalışmalar olduğunu söylüyordu otobüsteki belgesel. Bu da beni heyecanlandırmıştı. Şehri çevreleyen banliyö bölgesine vardığımızda vasatlığı gördüm. Eski rejimin mirasları çirkin binalar ve kir. Dernek kahvaltı için bir Türk restoranı ayarlamıştı, şehir merkezine yakın bir bölgedeydik. Otobüsten inince kırmızı tuğlalı tek katlı bir bina gözüme çarptı, tanıdık bir isim vardı ama Kiril ile yazılmıştı. Yemekten sonraya bıraktım araştırmayı, karnım çok açtı. Restoran aslında davetkar bir pavyonla terli bir lokantanın evlenmesinin sonucuydu. İnsanlar masalarına oturduğunda kısa şortları ve memelerini kangren edeceğe benzeyen askılı elbiseleriyle garson kızlar geldi. İlginç bir durumdu, katılımcılar daha çok dindar denebilecek çevredendi fakat ortamda bir tek içki şişeleri eksikti sanki onlar da sıcaktan saklanmıştı. Kahvaltı güzeldi, evet kızlar kadar güzeldi, yemekten sonra dışarı çıktım ve o kırmızı tuğlalı binaya gittim. Tabelasına yakından bakıp gülümsedim. Rehberimiz şehrin müftüsüydü, doğal olarak gezimiz camilerden başladı. Bir zamanların camileri, yakın zamanın camileri ve zor da olsa şimdinin camileri olan yerleri gördük. Şehir onları boğan ve yoksayan bir planla oluşturulmuştu. Reddiye ve sırt çevirme. Şehabettin Paşa Camii'nin avlusundaki kırılıp bir etrafa atılmış mezar taşları söylenmek isteneni anlatıyordu. Sokaklar sakindi, öğlenüstü olmuştu ve sıcaklar arttıkça artıyordu. Müftülüğün de içinde olduğu Cuma Camii ise kendini merkeze yerleştirmişti ne kadar isteseler de sökemeyecekleri bir yerdeydi. Caminin yanından geçip eski şehire giderken ağaçların arasında duran deli bana şansımı düşündürdü. Eski şehir hatırları ve yorucu yokuşlarıyla bittiğinde şehirden ayrılma vakti de yaklaşmıştı. İkinci şehre doğru yola çıktık; Sofya'ya. Başkent olmanın verdiği tüm ağırlığı üstünde taşıyan bir şehir, resmiyet ve biraz da olsa korunmuşluk. Şehrin kullanılan tek camisi Banyabaşı bizim çemberimizin merkezi gibiydi. Ondan yola çıkıp onda buluştuk. Sokaklar mağazalar ve Rus kopyası taş binalarla doluydu ve sıcak taşa birleşince dayanılmaz oluyordu. Eski rejimin korku ve ceberrutluk örnekleri duvarlara yansımıştı. Yanında küçücük kalınan onlarca penceresiyle karanlığı kapatılamayan binalar. Yine de tanımadığın bir şehrin sokaklarında dolaşmak güzel ama vakit dar kaybolmamak lazım oysa ben troleybüse binip aşağı mahallelerine inmek istiyordum. Gün biterken Aleksandr Nevski Katedrali'nin papazlarını selamlıyorduk otobüslere dönerken tanıdık bir bankaya rastlamak mutlu etti. Konaklama mekanına çıkılacaktı. Vitoşa dağında bir kayak merkezi, tabi yazın kayak yapma şansı olmayacaktı. Yolda otobüs tekledi, klimalar Sofya'ya girerken error vermişti, yaptırılması söylenmesine rağmen üzerinde durulmamıştı. Tırmanma şeridini sıcak bir akşamüstü klimasız otobüsle almak istemezsiniz. Dağ evine geldiğinde kendimizi yemeğe ve uykuya bıraktık. Soğuk iyi gelmişti.