Geçen yaz, hayatımda ilk kez yurt dışına çıktım. Babadan kalma yeşil pasaportumla işler biraz da ucuza geldi, aslında bir derneğin etkinliğiydi. Organizasyonun başında da bölümden arkadaşım olunca kendimi otobüsün en arka koltuğunda buldum.
Kara yolu coğrafyayı hissetmek için birebir tabi 8 günlük bir seyahate hazır mıydım açıkçası bunu ben de bilmiyordum. Aklımda filmlerden kalma bir gezgin hal ve tavır rol modeli vardı. Tabi ortam o yalnız gezgin klişesine hiç uymuyordu iki otobüs dolusu turisttik, gezgin bana ay kadar uzaktı.
Pazar akşamı otobüslerin kalkmasını beklerken parkta oturmuş elimde sigara içip uzun süre uzak kalacağım radyolarda dolaştım kulaklığımda. İşler ciddiye binince vazgeçmek benim en büyük meziyetimdi, radyoları dolaşırken de yokladı. Hava karardığında otobüslerin farları yanıp uzaklaşmaya başlayınca sıradan ve sıkıcı rutinimi özlemeye başladım. Evden çıkıp koltuğunu özlemek bir bakıma.
Sınıra gelene kadar aklımda bunlar vardı, Kapıkule'de çıkış puluna 15 lira verip yapıştırıp ara bölgeye geçince kendimi bilgisayar oyununda gibiydim. Kendimi yukarıdan kontrol eden kendimle Duty Free mağazasında içkilere ve sigaralara bakıyordum. Bütün yolcular dağılmıştı, herkes vergisizliğin cazibesiyle tuhaf şeylere bakıyordu. Kendimi vodka şişelerinin önünde buldum sonra karnımın acıktığını hissettim ve fahiş fiyata birkaç simit ve kağıt bardakta çay aldım, rutinler tekrar aklıma geldi. Çıkmadan önce bir karton sigara almam lazımdı, bütün seyahat boyunca bununla idare etmeliydim ve daha önce hiç kullanmadığım bir markayı aldım sırf fiyatı tam para diye, bozukluk çıkmasın diye. (Duty Free mağazalarında Euro geçiyor)
Bu mağaza aslında bir alışveriş merkezi olarak tasarlanmıştı, kocamandı. bir tarafından öbür tarafına geçince ara bölgenin Bulgaristan kısmına ulaşıyordun. Gece yarısı çok geride kalmışken bu vergisizlik bitti ve Bulgar kapısına geldik, burada beklemenin manasını tekrar hissettim. Saatler geçmesine rağmen sıra bize gelmedi. Uzun bir rüşvet diyaloğu sonrası gün ağarırken Bulgaristan'a girmiştik. Bulgar tarafı sefaletin cisimleşmiş haliydi. Sabah vardiyasına gelen çöp arabasının Çingene çöpçüler biz virane haldeki 'Duty Free' mağazasının önündeki kaldırımda sigara içerken yanımızda yerleri süpürüyordu. Bulgar tarafına geçmiştik ama ikinci otobüsü beklememiz gerekiyordu.
Neyse ikinci otobüs de anlatılmayacak kadar sıkıcı dakikaların ardından sınırı geçti. İlk dikkat çeken kaşar satan dükkanlardı. Kamyoncular velinimetti. Sıcak düzlükleri terletiyordu yollarda kimsecikler yoktu.
İlk şehir Filibe, ya da bugünkü adıyla Plovdiv. Osmanlı sivil mimarisinin kaynağının burada denenen çalışmalar olduğunu söylüyordu otobüsteki belgesel. Bu da beni heyecanlandırmıştı. Şehri çevreleyen banliyö bölgesine vardığımızda vasatlığı gördüm. Eski rejimin mirasları çirkin binalar ve kir. Dernek kahvaltı için bir Türk restoranı ayarlamıştı, şehir merkezine yakın bir bölgedeydik. Otobüsten inince kırmızı tuğlalı tek katlı bir bina gözüme çarptı, tanıdık bir isim vardı ama Kiril ile yazılmıştı. Yemekten sonraya bıraktım araştırmayı, karnım çok açtı.
Restoran aslında davetkar bir pavyonla terli bir lokantanın evlenmesinin sonucuydu. İnsanlar masalarına oturduğunda kısa şortları ve memelerini kangren edeceğe benzeyen askılı elbiseleriyle garson kızlar geldi. İlginç bir durumdu, katılımcılar daha çok dindar denebilecek çevredendi fakat ortamda bir tek içki şişeleri eksikti sanki onlar da sıcaktan saklanmıştı. Kahvaltı güzeldi, evet kızlar kadar güzeldi, yemekten sonra dışarı çıktım ve o kırmızı tuğlalı binaya gittim. Tabelasına yakından bakıp gülümsedim.
Rehberimiz şehrin müftüsüydü, doğal olarak gezimiz camilerden başladı. Bir zamanların camileri, yakın zamanın camileri ve zor da olsa şimdinin camileri olan yerleri gördük. Şehir onları boğan ve yoksayan bir planla oluşturulmuştu. Reddiye ve sırt çevirme. Şehabettin Paşa Camii'nin avlusundaki kırılıp bir etrafa atılmış mezar taşları söylenmek isteneni anlatıyordu. Sokaklar sakindi, öğlenüstü olmuştu ve sıcaklar arttıkça artıyordu. Müftülüğün de içinde olduğu Cuma Camii ise kendini merkeze yerleştirmişti ne kadar isteseler de sökemeyecekleri bir yerdeydi. Caminin yanından geçip eski şehire giderken ağaçların arasında duran deli bana şansımı düşündürdü.
Eski şehir hatırları ve yorucu yokuşlarıyla bittiğinde şehirden ayrılma vakti de yaklaşmıştı. İkinci şehre doğru yola çıktık; Sofya'ya.
Başkent olmanın verdiği tüm ağırlığı üstünde taşıyan bir şehir, resmiyet ve biraz da olsa korunmuşluk. Şehrin kullanılan tek camisi Banyabaşı bizim çemberimizin merkezi gibiydi. Ondan yola çıkıp onda buluştuk. Sokaklar mağazalar ve Rus kopyası taş binalarla doluydu ve sıcak taşa birleşince dayanılmaz oluyordu. Eski rejimin korku ve ceberrutluk örnekleri duvarlara yansımıştı. Yanında küçücük kalınan onlarca penceresiyle karanlığı kapatılamayan binalar. Yine de tanımadığın bir şehrin sokaklarında dolaşmak güzel ama vakit dar kaybolmamak lazım oysa ben troleybüse binip aşağı mahallelerine inmek istiyordum. Gün biterken Aleksandr Nevski Katedrali'nin papazlarını selamlıyorduk otobüslere dönerken tanıdık bir bankaya rastlamak mutlu etti.
Konaklama mekanına çıkılacaktı. Vitoşa dağında bir kayak merkezi, tabi yazın kayak yapma şansı olmayacaktı. Yolda otobüs tekledi, klimalar Sofya'ya girerken error vermişti, yaptırılması söylenmesine rağmen üzerinde durulmamıştı. Tırmanma şeridini sıcak bir akşamüstü klimasız otobüsle almak istemezsiniz. Dağ evine geldiğinde kendimizi yemeğe ve uykuya bıraktık. Soğuk iyi gelmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder