2 Ekim 2011 Pazar

Memleketeyn ve Düşük Yoğunluklu İç Savaş

Bir akşam, Dersimli Kızılbaş arkadaşım, Diyarbekirli Şafii arkadaşım ve ben Yılmaz Güney’in Duvar filminin çekim aşamalarını anlatan bir belgeseli seyretmek üzere bir şapelde buluşuyoruz. Belgeselin ardından şimdilerde milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder’i dinliyoruz, Yılmaz Güney hakkında konuşuyor. Konuşmanın bir yerinde ‘’Benim 18 yaşında bir kızım var, gün gelirde onunla evlenmek isteyen bir delikanlı çıkarsa eğer Yılmaz Güney’i tanımıyorsa vermem’’ diyor, mealen. Gülüyoruz.

Gösterimin ardından eski bir Ermeni ya da Rum evinden bozma çayevinde demleniyoruz. Diyarbekirli diyor ki; Zazalar çok güzel Fransızca konuşur, sonuçta aynı dil ailesinden. Gülüyorum ve ona dönüp soruyorum;

- Peki sen rüyalarını hangi dilde görüyorsun?
- Rüyada kiminle konuştuğuma bağlı, diyor.

Türk takımlarının hazırlık maçlarını seyrederken tribündeki Avrupa Türklerini –gurbetçi yerine bunu kullanmak isterim şahsen- gösterince düşünüyorum da acaba onlar rüyalarını hangi dilde görüyor. Hepimizin bir uzak ya da yakın akrabası vardır Almanya’da ve gelirken mutlaka likörlü çikolata ya da elektronik alet getirmiştir. Getirdikleri likörlü çikolata ya da kullandıkları Mercedes kadar oralı olabilenlerin sayısı yeni nesillerde artıyor ama yine de iki memleketi olan bir insan olmak tuhaf olsa gerek. Böyle diyorum ama hepimizin iki memleketi var bi bakıma, İstanbullu değiliz, aslen oradanız ya da baba tarafımız şuradan. Yine de bu iç gurbetçilikle dış gurbetçilik çok farklı mevzular.


Gurbetçi

Euro 2008 yarı finalinde Türkiye Almanya ile karşılaşınca çıkan bir karikatür

Açalım;

Avrupa merkezli Türkiyelilerin (Sünni Türk ya da Alevi-Kızılbaş Türk veya Kürt. Tabii Süryani, Keldani filan da var) televizyon kanallarını gezdiğimde özellikle reklamlara bakıyorum. Sünni ya da Alevi adetlerine uygun olarak defin hizmetleri veren şirketlerin tanıtımlarını görüyorum bazen. Bir ülkeye yerleşirken öleceğini de hesaba katmalı insan. Cenazenizin ‘kendi’ memleketinize gömülmesini istemek en doğal hakkınız ama birkaç nesildir yaşadığınız ülke ‘sizin’ değilse orada da bir tuhaflık var. Geçen yıl TRT Türk’te yayına başlayan Avrupalı programı tam bu mevzuları konuşmak üzere her hafta farklı bir Avrupa şehrine gidip oraya yerleşim ya da yaşayan veya orada doğmuş büyümüş Türkleri/Türkiyelileri bir salonda topluyor. Ardından kendi hayatları üzerine konuşuyor katılımcılar.

İki kavram ön plana çıkıyordu bu toplantılarda; Entegrasyon ve Asimilasyon.


Entegrasyon : ~ Fr intégration bütünleme, birbirine ekleyerek bütün haline getirme < Lat integrare bütünlemek, kusursuz hale gelmek veya getirmek +tion < Lat integer, integr- dokunulmamış, tam, bütün < Lat in+2 tangere, tact- dokunmak << HAvr *tag- a.a. → takt

Asimilasyon : ~ Fr assimilation özümseme, benzeşme veya benzeştirme ~ Lat assimilatio < Lat assimilare benzetmek, benzeştirmek +tion < Lat ad+ simulare benzetmek → simülatör .




Sözlük bize ayrıştırması zor iki karşılık sunuyor. Anlamayı kolaylaştırmak için benzetme yaparsak Asimilasyon kendi dilini, gelenek ve göreneğinden sıyrılıp hakim etnik unsura benzemek oluyor. Entegrasyonun manası ise hem geçmişten gelen değerlerini taşıyıp hem de bulunduğun diyara uyum sağlayabilmeye çıkıyor .
Söylemesi kolay olsa da asimile olmayıp entegre olmak büyük bir mesele. Bunu becerebilmek için diaspora olmak gerekiyor.

Diaspora/Diyaspora : (Eski Yunanca: διασπορά – "saçılma, tohum saçma, zerreler halinde dağılma"; İng: diaspora) Esasında Biyolojik bir terim olan diaspora çok uzun bir zamandan beri bir kavim veya ulusun anavatanından çıkarak başka ülkelere dağılmasına verilen ad olmuştur. Sözcük hem dağılma eylemini hem de dağılmış olarak yaşayan toplulukları ifade eder.

Pek tabii diaspora olmak için ortak bir mesele gerekmekte. Diasporalar üzerine fikir yürüten sosyologlar bu toplulukları ayakta tutanın genelde büyük bir acı ya da savaş olduğunu düşünüyorlar. Dünyaya yayılmış Yahudileri bulundukları ülkelerde birbirlerine bağlayanın Nazilerin yaptığı soykırım – Holokost – veya Ermenileri birbirlerine bağlayanının Soykırım-Genocide/1915 Olayları olduğunu dile getiriyorlar. Tabii bu örnekler çoğaltılabilir; Şah döneminin ardından gelen İslam Devrimi sonrası İran’dan kaçanların laik/şeriatla yönetilmeyen bir İran özlemi etrafında toplanmaları, 1980 darbesi ve sonrasındaki ‘Düşük Yoğunluklu İç Savaş’ döneminde Türkiye’den ayrılan/ayrılmak zorunda kalan Kürtlerin ve diğer azınlıkların zihin dünyalarındaki ülke hayaliyle örgütlenmeleri filan.

Misak

Misak Manuşyan, Adıyamanlı Partizan.

Bunları neden söyledim, şunun için; Türkiye’den Avrupa’ya yalnızca çalışmak için giden Türk vatandaşlarının entegrasyonlarını sağlamaları zor çünkü onları diasporalaştıracak bir meseleleri yok. Yılın bir bölümünü Türkiye’de geçiren, yatırımını Türkiye’ye yapan, emekliliğini Türkiye’de yaşayan bu insanların arafı diasporaların durduğu araftan çok farklı.

İşte bu durum beni çekiyor, ister istemez ilgi duyuyorum. Belki de bu konu üzerine yazacağım tezin zihinsel ön çalışmasını yapıyorum şuan bilemiyorum.

Araftakilerin hikâyelerini en iyi anlatanlar yine araftakiler oluyor. Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sı araftakilere bir ağıt gibiydi adeta. Sibel Kekilli’yi tanımamızı sağlayan film bi taraftan da. Gerçi ben Sibel Kekilli daha önce tanıdım, filmden bir süre önceydi sanırım emin değilim tarihinden Uğur Dündar’ın Arena’sında –ne de tuhaf bir programdır- Porno batağına düşmüş ‘gurbetçi’ Türk kızını anlatan bir bölüm yayınlanmıştı. İşte orada anlatılan Türk kızı Sibel Kekilli idi.

Peki Sibel asimile mi oldu? Bilemiyorum. Belki Türkiye’de yaşasaydı hayatı benzer güzergâhı takip edecekti. O zaman yani Türkçe konuştuğunda ve Türkiye’de yaşadığında diğer meşhurlar gibi biri olduğunda ‘Türk’ mü olacaktı?

Duvara

Gegen Die Wand, Duvara Karşı, Fatih Akın

Bu mesele üzerine epey bir okuma yapmam gerek anlaşılan.

Yazının başındaki anımı tam da bu yüzden anlattım. 1990larda ‘Düşük Yoğunluklu İç Savaş’ yüzünden memleketlerinden gelen ve İstanbul’a yerleşen arkadaşımız, dostumuz, akrabamız olan insanlar asimile mi oldular/olacaklar yoksa entegre mi oldular/olacaklar? Onları bir arada tutan ve diasporalaştıran bir meseleleri var, geceleri arka sokaklardan çıkıp camı çerçeveyi indirdiklerinde gördüğümüz bir meseleleri. Bizi rahatsız eden bir meseleleri var.

PKK’nın yasal siyasi temsilcisi BDP’nin eşbaşkanlarından biri söylemişti sanırım; ‘’Biz batıdakilerle –siz Türkler deyin- ortak bir dili konuşabilen son nesiliz, bizden sonrakilerin gösterdiği kontrolsüz öfke ve saldırganlık karşı tarafın –T.C.’nin ya da Türklerin diyelim jargona uysun – idari ve askeri güçleri dışındakilerle iletişimleri, ortak yaşanmışlıkları hiç olmamasından kaynaklanmakta.’’

Şehit

Bayraklara sarılmış şehit tabutları ve A4 Kağıda yazılmış isimler

Bu sözler üzerine epey düşündüm. Diyarbakır, Şırnak, Batman, Hakkâri vs. deyince akla gelen şeyler sadece savaş ve ölümle alakalı. Zihinlerde kötü bir anlamla birlikte yer ediyor. Şu günlerde yine ölüyoruz, öldürüyoruz, konuşuyoruz/lar, masadan kalkıyoruz/lar, sonra tekrar oturuyoruz/lar sanki günler birbirini tekrar ediyor ama o dili kuramıyoruz, sonraki nesille anlaşacak kelimelerimiz yok, onların da yok belki bilemiyorum çünkü konuşmadım. Eğer biz yani ortak dili oluşturacak nesil(ler) bu kötücül dili değiştiremezsek yalnızca savaşa entegre olan, ruhu kan ve şiddetle asimile edilmiş diğerleri gibi olacak maalesef sonumuz. Yugoslavyalının yaşadığını tekrar yaşamamıza gerek yok.

Kafam çok karışık, nereden nereye geldim. Stop.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder